Arzu Rüstemzade. Aytmatov’un eserlerinde mitolojik unsurlar

Edebiyat yalnızca kelimelerin yerli yerinde kullanılmasından oluşan bir sanat değildir. O, insanın varoluşuna dair hakikatleri arama çabasının bir izdüşümüdür. Edebiyattır, bizim varlığımızı oluşturan, bizi insan yapan ve insan kalmamızı sağlayan. Bu arayışlarda mitoloji, yazarların kaleminde hem geçmişin ağıtı hem de geleceğin öngörünümüdür. Cengiz Aytmatov’un eserlerinde ise mitoloji, sadece anlatımın bir süsü değil, eserin ruhunu besleyen bir kaynaktır. Onun kaleminde mitoloji, zamanla kendini bir tutmayıp ona meydan okuyan bilgelik olarak çıkar karşımıza. Mitolojik hikayeler, gelecek kuşakların iç dünyasını, anlayışlarını ve zihniyetlerini şekillendirmek, onlara yön vermek için vardır. Mitolojik hikâyeler milletimizin yaşantısının özünü, felsefesini, hayatı anlayış biçimini yansıtır. Bu mitolojik hikâyeler, “hikâye” de değildir. Onlar bize atalarımızdan kalan ve bizim de gelecek nesillere bırakacağımız vasiyettir. Mitolojik hikâyeleri soyumuza anlatmak, onları bizden yapmaktır. Gönlümüzü duyan, dilimizi sormaz; aynı dünyaya bakan gözler bir araya gelir, bizim anlayışımıza sahip olan da bizimdir. Aytmatov’un eserlerine baktığımızda, mitolojinin yalnızca bir süs olmadığını, iki ana işlevinin ön plana çıktığını görürüz: Biri az önce de bahsettiğimiz gibi halkların kolektif hafızasını diri tutmak; diğeri ise karakterin ve bireyin izdüşümünü simgesel bir zeminde derinleştirmek. Bu bizim aslımızı hatırlama ve asla unutmama çabaları, özellikle Orta Asya’da nesilden nesile aktarılan efsaneler, Sovyet döneminde sistemli bir şekilde unutturulmak istenmiştir. Yani, bir nevi bizim benliğimizi ve özümüzü buharlaştırmak istemişlerdir. Türklüğümüzü unutturmak, birbirimizden soğutmak, hakikatlerimizin kimliği bastırılmak istenmiştir. Aytmatov ise bu efsaneleri eserlerinin içine yerleştirerek hem onları korumuş hem de edebi anlamda evrenselleştirmiştir. Onun metinlerinde mitoloji; kanla yazılmış destanların, taşlara kazınmış ağıtların ve sürgün edilmiş halkların, yani susturulmuşların yeniden dile gelmiş halidir.

Mit ile gerçeğin iç içe geçtiği “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”te Çukki halkının bir efsanesi yer alır. Burada karşılaştığımız Ala Köpek Efsanesi, yalnızca bir anlatı değil; bir halkın korkularının, umutlarının ve yaşamla ölüm arasında, o görünmez çizgideki düalitenin sembolüdür. Bu bağlamda efsane bir hatırlama aracı yahut unutmak için terkedilen bir geçmiş değil , bir gelecek hayali; asıl olarak gelecek nesillere, yarına dair bir umut, bir yön bulma çabası, hatta yol gösterici bir yıldızdır. Tıpkı diğer bütün efsaneler gibi.

Beyaz Gemi’de Mümin Dede tarafından anlatılan Boynuzlu Maral Ana Efsanesi, Orta Asya’daki doğa merkezli mitolojilerin en yoğun temsillerinden biridir. Maral, yalnızca bir hayvan değildir; insanla hayvan, doğayla ruh, yaşamla ölüm arasında koşan kutsal bir varlıktır. Türk mitolojisinde “hayatın kaynağını gösteren, koruyucu ruh”tur. Çocuk, bu efsaneye inanarak yaşamaktadır. Ama ne zaman ki gerçek hayat bu efsaneyi yok eder – Maral Ana öldürülür – çocuk da bu gerçekliğe dayanamayarak kendini suya bırakır.

Bu sadece bir çocuğun intiharı değil; insanın kutsala, masumiyete ettiği ihanetin cezasıdır. Boynuzları için kafası kesilmiştir. Sadece kemik değil, anlam da alınmıştır ondan. Toprağın içinde, başı çamura bulanmış hâlde yatar kutsal Maral Ana. Oysa gözleri, ne kadar da temiz kalmıştır toprağa rağmen. Hâlâ pırıl pırıl, hâlâ cam gibi. Bu sahne, varlığın “iyi ölmesi”dir.

Vicdanla ölmek, inancını bozmadan, sevgisini eksiltmeden ölmek. Ama bu sadece bir maralın değil, çocuğun da hikayesidir. Maral öldü, masumiyet suya karıştı. Ak Keme’ye doğru yol aldı.

Ve o Beyaz Gemi? Belki de o hiçbir zaman yoktu.

Hem Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek’deki çocuk hem de Beyaz Gemideki çocuk diğer bütün çocuklar gibi bozulmamış vicdanın, dile gelmemiş sevginin, kirlenmemiş hakikatin simgesidir. Beyaz Gemi’de çocuk Maral Ana Efsanesiyle kendi masumiyetini sular. Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek’teki çocuk, yani Krisk, karayla denizin asırlardır devam eden bu savaşında bir kurban değildir yalnızca, her zıtlıkta onların zıt olduğunu belli eden ince bir çizgi gibi, bu iki dünya arasında kurulan görünmez bir bağdır. Çocuk, o koşar gibi görünen ala köpekte arar geçmişini, kimliğini, aidiyetini. Yani çocuk, o ala köpeğin peşinden giderken aslında kendi benliğine koşar. Sis onu belirsizleştirinceye kadar koştukça kimi uzaklaşır, kimi yaklaşır…

Bu iki hikâyede de çocuklar, yetişkinlerin kuramadığı bağlantıları kurar, görmediği yaraları görür, suskunlukları duyar. İki çocuk da büyümeye mahkûm değildir aslında, ama büyütülürler. Ya bir intiharla ya da bir koşuyla. Çünkü ne içerideki hakikat yalanlarla bağdaşabilir ne de iyilik kötülükle. Ama Aytmatov’un eserlerinde çocuklar ölmez hiçbir zaman, onlar hayallerindeki dünyada bir yerlerde hâlâ koşmaya, yüzmeye, masallar anlatmaya devam ederler. Ve biz onların gözünden kendi çocuk kalmış yönlerimize bakarız. Bazen toprağa bulanmış bir kafada bulunan iki gözün bakışında, bazen kıyıda koşan bir köpekte.

Bazı efsaneler anlatılmak için değil, unutulmamak için vardır. Ve bazıları vardır ki anlatıldıkça daha derin unutulmaların izini taşır. Gün Olur Asra Bedel’de karşımıza çıkan mitolojik öyküler, yalnızca tren rayları boyunca uzanan bir yolculuk değil; aynı zamanda, zamanın katmanları içinde yapılan bir kazıdır. Mankurt Efsanesi, işte bu büyük unutkanlığın en büyüğüdür. Aytmatov, Orta Asya bozkırlarında yankılanan bu efsaneyi anlatırken aslında kendi benliğimize ihanetin acısını ve bu acının derinliğini “unutmak ”metaforuyla verir. Mankurt, başına geçirilen deve derisiyle güneşin altında yavaş yavaş belleğinden, köklerinden, geçmişinden soyutlanan ve sonunda kendine bile yabancılaşan bir siluet olur. Artık geçmişi yoktur, kimliği yoktur, anası yoktur. İtaat vardır sadece. Unutuluşla gelen bir esaret… Anasını tanımayan bir evlat. Dilini unutan bir halk. Kökünü, kökenini yitiren bir insanlık. Bugunün ve yarının meselesi. Unutmak, toplumsal bir felakettir. Mankurt, artık sadece bir birey değil, yavaş yavaş mankurtulaştırılan bir toplumun yansıması, aynasıdır. Ancak Aytmatov yalnızca korkunç unutuşu anlatmaz. O, aynı zamanda hatırlamanın kutsallığını da gösterir. Raumah ve Sarı-Özek Efsaneleri, insanın kozmosa çıkarken dünyaya olan aidiyetini unutmasını, geçmişlerini geride bırakmasını ve insanoğlunun evrende ne kadar ileri giderse gitsin, köklerinden uzaklaştıkça daha fazla kaybolduğunu gözler önüne serer.  Sarı-Özek, uzayın ortasında yokluktan varolan bir istasyon değildir sadece. O, zamanın ve mekânın bir-birine karıştığı, insanlığın geçmişle olan bu bağının çözülmeye başladığı bir eşiği temsil eder. Bu eşikte efsaneler fısıltıya dönüşür, yoğunluğunu kaybeder. İşte Aytmatov bu sessizliğe karşı efsaneleri yeniden seslendirir.

Çünkü efsaneler unutulursa, insan da unutulur.

Efsaneler yok olursa, insanlık da anlamını kaybeder.

Aytmatov’un mitolojiye yaklaşımı yalnızca geçmişe bağlı değildir. O, efsaneyi bugünün aynasına tutar. Mitolojiyi halkın anlatısı olmaktan çıkarır; bireyin ahlâki yozlaşmasına ve doğayla kopan bağlarına dair dünyanın kurulduğu günün dilinde yeniden yorumlar.

Müəllif hüquqları qorunur. Materialdan istifadə zamanı istinad etmək vacibdir.

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir. Gərəkli sahələr * ilə işarələnmişdir

Next Post

Yusif Sevər. Sınıq pəncərə

Bir sınıq pəncərəsi var otağımın Mən onu dünyanın gözü bilmişəm. Nə olsun köhnədi, həm də sınıqdı, Mən onu əzəldən belə sevmişəm.   Həvəsim hər şeyə küsüb, başımı gəlib-gedənlərə baxıb qatmışam. Bəzən saatlarla durub önündə Hara istəmişəm, ora çatmışam.   Mən nələr görmüşəm o pəncərədən, Həyatı güzgütək göstərib mənə. Göstərib hər […]